DASTAN ŞİRKETİ FORUM SİTESİ

Üniversite Özerkliği Nedir

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Üniversite Özerkliği Nedir

Mesaj  Admin Bir C.tesi Nis. 02, 2011 4:59 am

Üniversite Özerkliği Nedir?
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi
[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
Bilginin değer olarak toplumun refah düzeyinin yükseltmesinin ancak
yaratıcılık ile olabileceği ve yaratıcılığın da ancak özgür ortamda sağlanabileceği
belirtilmektedir. Eski deyimi ile filozofların bütün uğraşıları özgür (özerk)
ortamlar yaratmak olmuştur. Nedir bu özgür veya özerk üniversite ortamı? Türk
Dil Kurumu sözlüğüne göre Özerk; ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini
yönetme yetkisi olan (kuruluş) muhtar, otonom. Özerklik ise; bir topluluğun, bir
kuruluşun kendine özgü yasalarla kendi kendini yönetme hakkı, muhtariyet,
otonomi. Veya “bir kişinin, bir topluluğun kendi uyacağı yasayı kendisinin
koyması” şeklinde ifade edilmektedir.
YÖK yasasının tartışılması ile birlikte üniversitelerde en çok konuşulan
konu üniversite özerkliği olmaya başladı. Bazıları üniversitelerde özerkliğin
olmadığını belirtirken, bazıları da üniversitelerin mevcut hali ile özerkliğinin
korunmasının yeterli olacağını belirtiyorlar.
Ancak üniversite tarihi kaynakları ise özerkliği üniversitelerin olmasa
olmazları olduğunu belirtmektedirler. Bilim yuvalarında akademik özgürlük,
yüzlerce yıllık bir din, otorite ve üniversite yöneticileri ile bilim adamlarının
çatışmasından galip gelerek kendisini ifade edebilme sürecini kazanmıştır.
Aslında üniversitelerde bu konu insanın evrenselleşme süreci olan yazının
bulunması ile başlayan bilginin karşı tarafa aktarımı, saklanması ve daha derinden
de bu yolla güç merkezi haline gelmesi ile başlamıştır. İnsanın doğayı anlaması ve
onun yasalarını kullanarak doğayı kontrol altına alma sürecinde farklı metotların
kullanımı önemli olmuştur. Biraz geçmişe baktığımızda bu kavga, biyogenezciler
ile abogenezciler arasında, idealistler ile materyalistler arasında, gözlem ve
deneye dayalı bilim ile hurafenin kavgası şeklinde süregelmiştir. Temelde sorun
Bacon’un belirttiği gibi “bilimin güç kaynağının kontrolü üzerinde
yoğunlaşmaktadır”. Bu çatışmalarda gözlem ve deneysel olarak oluşan
sistematik bilginin galip gelmesinin yarattığı bilgi birikimi ve teknolojik bilim
gücünü elinde bulunduran batılı ülkeler bütün dünyayı istedikleri gibi
yönetmektedirler. Örnek olarak organize olamamış, sistematik bilgi birikimini
oluşturup bunu teknolojiye dönüştüremeyen Irak gibi petrol zengini ülkelerin
yiğitliği delikli tüfeğin etkisi altında ezilmektedir.
Üniversite Nedir?
Ülkemizde son yıllarda üniversitelere biçilen rol normal okullardan farklı
olmadığı için üniversiteyi tanımayan veya başka bir üniversite ortamının havasını
solumadığı için, çoğu kişiler üniversite kavramının büyüklüğünü hayal dünyası ile
süsleyememektedir. Üniversitelerde artı değerin ne olduğu, bu kurumlarda nelerin
öğretildiği, bu kurumlara kimlerin öğrenci olarak kabul edilebileceği, kimlerin
hoca olabileceği veya hocalarının niteliğinin nasıl olması gerektiği şeklindeki
soruların cevapları tam anlaşılmamaktadır. Üniversiteler; adı üstünde evrensel
kurumlar olarak; felsefi tartışma ortamında akıl sürecini duygusal sürecin önüne
alarak kişilerin olayları görerek ve tartışarak farkına varılabilirliğini sağlayan
ortamlardır.
Bu anlamda üniversite tanım olarak bir kaç şekilde ifade edilebilir, fakat
en yaygın ifade ile; kamu yararı için bilgi üreten, bilgiyi ileten ve yayan özerk bir
öğretim ve araştırma kurumudur. Latince’de, universitas kelimesinin karşılığı olan
loncanın anlamı “bağımsız ve tüzel kişiliğe sahip ve ortak çıkarları olan kişiler
topluluğu” ile başlayan ve insanların bir araya gelerek konuştukları (beyin
fırtınası yaptıkları) alanların sistematik olarak bilginin düzenlenmesini ve
düşüncenin serbestçe açıklandığı alanlardırlar. Üniversitelerin sorunları evrensel
boyutta olduğu için sınırlarının alanları dünyanın da sınırlarının ötesine taşınan
yapıdadır. Avrupa’da ilk şekillenen üniversite tarihine bakıldığında genelde
düşünsel anlamda çağının ilerisinde olan hocalar genellikle aykırı ve radikal
kişiler olarak tanımlanırlar. Genelde bilgiye önem veren ülkeler söz konusu
radikalleri bünyelerine aldıkları için o gün çağının ileri merkezleri durumuna
gelmişlerdir. Oxford, Cambridge, Orleans ve Bologna üniversitelerinin başarısının
temeli birazda beyin fırtınasına sahip insanlara yer vermesine bağlıdır. Bu
ortamlarda her türlü düşünce otoriteye, tabulara ve kişilere bağlı olmaksızın
tartışılmaktadır. Yani hayata dair her şeyi sorgulayan, nereden geldik nereye
gidiyoruz, bu dünyada bulunma sebebimiz nedir?, Bu dünya ne zaman kuruldu?,
yer yüzeyindeki bütün oluşumlar kendiliğinden mi oluştu yoksa bunların bir
sahibi var mı?. Kimya, fizik ve biyoloji arasındaki yasalar nelerdir, uyum veya
uyumsuzluğun kaynağı nedir gibi arkası gelmez sorular üniversitelilerin
kafalarındaki sorulardır. Bu soruların sorulması ve cevaplandırılması insanlığa
pahalıya mal olmuştur. Ancak aklın yani sağduyunun geldiği nokta bu soruların
Oktay Sinanoğlunun deyişi ile üniversite yani evren kentlerde bağımsız olarak
işlenmesi şeklinde olmuştur. Binlerce sayfalık Bilim Tarihi belgelerinin
çoğunluğu bilimin özgürleşmesi için yapılan felsefi tartışmalar ile ilgilidir. Batı
toplumları bu çatışmadan yararlanmasını bilmiş ve 11. ve 12. yüzyıllarda kurulan
resmi üniversitelerinde bilimi özgür ortamda yürütmek için kendisine üniversal
(evrensellik) anlamına gelen üniversite ismini almıştır. Böylece bulundukları
merkezi otoritenin müdahalesinden kendilerini kurtarmaya çalışmışlardır. Bu
çatışma doğu toplumlarından farklı olarak batı toplumlarında daha derin ve
sistematik olarak devam etmiştir. Günümüzde Çin, Hindistan, Mısır, Arap
yarımadası ve Mezopotamya’da sorulan bu soruların kurumsallaşmayan yapısı
batıda kurumlaşmış ve bugünkü özerk üniversitelerin yapısını oluşturmuştur.
Batıda kurulan bütün üniversitelerde kilisenin ve devletin kendi varlıklarını haklı
çıkarma taleplerinden arınmak için özerkliği birinci koşul olarak ortaya
koymuşlardır. Çünkü bu toplumlar Emmanuel Kant’ında belirttiği gibi
aydınlanmış bilinç her türlü otorite karşısında kendisini bağımsız hisseder
düşüncesinin ne anlama geldiğini bilmişlerdir. Evet aydınlanmış bilinç dünya
sorunlarına eleştirel bakmayı başaran bilinçtir. Aydınlanmış bilinci hiç
kimsenin, ideolojilerin kilisenin, kralın etkisine girmez. Ancak kilise ve
krallar yer yüzeyini yönetme gücünü tanrı tarafından kendilerine verildiğini
iddia ederek başka bir gücün oluşmasını kabullenmemişler ve her seferinde
bilgiyi kontrollerinde tutmayı istemişlerdir.
Bu durum, bütün dünyada kayıtlı ve kayıtsız üniversite tarihlerine
baktığımıza bilginin, bir gücün kontrol altında tutulması hep resmi otorite (ki en
ilerici devlet veya yönetici bu bağlamda statükocu) ile dinamik güçler arasında
geçmiştir. O dönemin kralları bilgiyi kendi amaçları için kullanmak istemiş fakat
bilim buna pek sıcak bakmamıştır. Dönemin kıralı, Arşimet’ten düşman
gemilerini denizde batırmak için bir sistem geliştirmesini istediği fakat bilginin
bunu istemeyerek yaptığı söylenir. Bu çatışmanın diyalektiği gereği karşılıklı
savlar gelişmiş ve bu tartışma ortamları bilimin özgürlüğünün önemini ortaya
çıkarmıştır. Bilimin özgür olarak yapılması ve resmi otoritenin etkisinden
kurtulması için verilen üniversiteleşme süreci bilim lehine kazanılmış görünse de
yine resmi otorite bilimi bir şekilde kontrol etmeyi elden bırakmamıştır.
Bütün ortaçağın bilim ve düşünce özgürlüğü üzerindeki etkilerinin bir
birikimi olsa gerek, Üniversitelerdeki akademik özgürlük Berlin Üniversitesinin
kurucularından Wilhelm von Humboldt’un girişimleri ile resmileşmiştir. 1809
yılında kurulan Berlin üniversitesinin çatısını ve bilimsel anlayışını belirleyen
Humboldt üniversitenin hedefini.
-Öğretinin felsefe yolu ile sağlanması
-Temel bilimlerin derinlemesine işlenmesi
-Araştırma ve öğretim birliğinin sağlanması
-Devlet ve kiliseye karşı olmak, olarak belirlemiştir.
Ancak ,üniversitelerin temel görevi olan bilgi üretmek ve yaymakta daha üst
organlar olarak sınırları aşmak zorunda olmalıdırlar. Modern batı üniversitelerinin
ürettiği bilgi teknolojisi bugün yine kendilerini destekleyen devlete artı değer
kattığı bir gerçektir, ancak bu üniversiteler de idari, mali özerkliğe sahip
üniversitelerdir. Kendi bilim politikasına uygun olarak bütçesini yapan, ulusal ve
uluslararası bilim kuruluşları ile organik bağ kurabilen ve bu kararlarında kendi
etik kurallarına bağımlı kurumlar olmalıdır.
Yeni YÖK yasasında üniversitelerin devlet ve sermaye ilişkisi ne ölçüde olmalı
sorusunun doğru cevaplandırılması gerekir. Bugünkü dünyanın gerçeği,
üniversiteler sınırları içinde bulundukları devlet tarafından desteklenmeli
mantığını gerektirmektedir. Sermaye ve iş çevreleri üniversiteler ile Ar-Ge
bağlamında işbirliği sağlayabilmelidir. Burada sorulması gereken soru neden
bilime yani bilimin ürünü olan bilgiye ihtiyaç duyarız? Bu ihtiyacı bilim insanları
mı yoksa ortam yani yaşam koşulları mı belirler yoksa otorite mı belirler? Hangisi
belirlerse belirlesin, bilimin ihtiyaca karşı verdiği yanıt özerklik mi olmalı? Ve
sınırı nereye kadar olmalıdır? Akademik özgürlük nasıl olmalı, özerk üniversite
nedir, nasıl bir işleyişe sahip olmalıdır, yeryüzünde örnek özerk bir üniversite var
mıdır? Varsa hangi ülkede var? Bilim adamları ücretlerini neye göre ve kimden
alırlar? Ücretli insan bağımlı insan mıdır? Özel üniversite, vakıf üniversitesi,
devlet üniversiteleri bilim özerkliği içerisinde nasıl değerlendirilmelidir? Eğitim
ve öğretimin sınırlarını kimler ve nasıl belirlemelidir? Bilim-para ilişkisi
günümüz üniversite bilinci ile nasıl bağdaştırılır? Bilimi kimler ne için üretirler?
gibi çok sayıda konunun gerçek üniversite ortamında sıkça sorgulanması gerekir.
Bugün halen bu gelenekten gelen modern dünyanın üniversitelerinde bu
süreç kısmen devam etmektedir. Ancak azgelişmiş ve gelişmekte olan bir çok
ülkede üniversiteler mali bağımlılığından dolayı devlet ve sermayenin etkisinden
çıkamamıştır. Geçmişte az para ve ağırlıklı olarak felsefi boyutta yapılan bilim ve
eğitim sanayi devrimi ile artık yerini ağırlıklı olarak araştırmaya dayalı
laboratuvara bırakmaya başlamıştır. Bu noktadan itibaren özgür evrensel
üniversite araştırma yapmak için gereksinim duyduğu mali kaynaktan dolayı
resmi otoritenin etkisine girmeye daha da zorlanmıştır. Otorite bir şekilde bilimin
gücünü kendi çıkarı için kullanmak istemektedir. Bilim gücünün geçen yüzyılda,
sermayenin istediği doğrultuda yönlendirilmesi özellikle de askeri alanda
kullanılması ve nihayet atom bombasının kullanımı ile bilim etik sorunu sıkça
konuşulmaya başlamıştır.
Üniversitenin toplum ve dünya karşısındaki yükümlülüğü, eğitimde
bilimsel tutarlılık ve kaliteyi teminat altına almak için hiç bir etki altında
kalmamasını zorunlu kılmaktadır. Bu yükümlülüğü yerine getirmek için, 1988'de
29 Avrupa Üniversitesi Rektörleri tarafından Bolonya'da imzalanan "Magna Carta
Universitatum"da da açıkça ifade edildiği üzere, Üniversitede bilimsel araştırma
ve öğretim, gerek ahlaki açıdan gerekse entelektüel yönden, her tür siyasi ve
ekonomik etkiden bağımsız olmalıdır.
Söz konusu Bolonya deklarasyonunda belirlenen bazı ilkeler şöyle
sıralanabilir.
Gelişmiş batı üniversitelerinin bir çok Senatoları ve Mütevelli Heyetleri aşağıdaki
evrensel ilkeleri kamuoyuna deklare ederek, öğretim kadrosu ve yönetimi,
araştırma, düşünce ve ifade özgürlüğünün eksiksiz bir şekilde sağlanmasında ve
korunmasında ortak sorumluluk üstleneceklerini belirtmişlerdir.
•Bilginin iletilmesi sürecinde yer alan akademik toplumun bütün üyeleri;
derslerde, üniversite içinde ve dışındaki araştırmalarda araştırma sonuçlarını
yayınlamak, tartışmak ve yorumlamakta özgürdür,
•Üniversite öğretim kadrosu ve yönetimi, Üniversitenin her mensubunun
kişisel bilimsel görüşünü ifade ve sanatsal dışavurum hakkını korumakla
yükümlüdür,
•Üniversitenin, hiçbir mensubunun kişisel görüşünü ya da bu görüşün kamuoyu
önünde ifade edilmesini etkilemeye veya kontrol altına almaya teşebbüs etmez,
•Üniversite, mensuplarının birer yurttaş olarak her türlü tercihine saygı gösterir,
Diğer taraftan doğal olarak üniversite öğretim üyelerine akademik özgürlük hakkı,
aşağıdaki yükümlülükleri de beraberinde getirir:
•Gerek Üniversite camiasına, gerekse kendi mesleğine karşı ahlakî
yükümlülüklerini ve sorumluluklarını yerine getirmek,
•Bireysel düzeyde ve işbirliği ruhu içerisinde, mükemmeliyete, yenilikçiliğe
bağlılık ve öğretim ve araştırmada bilginin sınırlarını ileriye götürmek,
•Üniversiteye karşı olan sorumlulukları, bireysel haklardan ayrı tutmak ve
kamuoyu önünde ifade edilen görüşlerin, üniversiteyi hiçbir şekilde
bağlayıcı olmamasını ve temsil etmemesini sağlamak, gibi hükümler de
koymaktadırlar,
Bilim Adamı Özerkliği Nedir?
Bilim adamı bağımsız düşünebilen ve üreten, ürettiğini insanlık yararına
sunan kişidir. Sınırsız özgürlük ortamında bir bitki toprakta kendi başına gür
olarak nasıl gelişiyorsa bilim adamı da özerk üniversitede böyle gelişmelidir.
Bilim adamı sınırsız düşünme ortamında kendisini ifade edebilmeli ancak
topluma karşı etik sorumluğunu taşımak kendisine kalmalıdır. Mehmet Yapıcı
(CBT 2003 sayı 825) özgür akademik ortamı ve yaşamı şöyle tanımlamaktadır
“patron rolündeki birinin veya birilerinin olmadığı, kişi görüş ve düşüncelerini
açıklamaktan çekinmediği ve kendisini baskı altında hissetmediği ortam. Çünkü
patron ne zaman ne yapacağını söyleyen kişi rolünün üniversitelilik bilinci ile
uyuşmamaktadır. Her üniversiteli Mevlana'nın deyişi ile “biraz divane” yapılıdır.
Fakat üniversite öğretim elemanları için bahsedilecek bir sınırlama vardır; o da
meslektaşlarının entelektüel baskısıdır. Yani oto kontrol sistemi ile aklın aklı
kontrol etmesi, eleştirmesi ve sorgulamasıdır. Bunun dışında hiçbir meslek veya
otorite üniversite öğretim elemanlarının özgürlüğünü güvence altına alamaz
almamalıdır da. Tabii akademik özgürlük bireylerin keyfi uygulama ve söylemleri
anlamında ele alınmamalıdır. Bu nedenle akademik özgürlüğün kurumsal
sorumluluk ve kamusal vicdanı göz önünde bulundurması gerekir. Üniversite
özerkliği bilimin kamuya yönelik hizmet ve sorumluluğundan dolayı devletten ari
olarak gelişmiştir. Devlet doğası gereği statükoyu korur, ama üniversiteler
değişime ve gelişmeye açık olmak zorundadır. Bu nedenledir ki çağdaş dünyada
demokratik kültürün ve ortamın geliştirilmesinde ve bilimsel doğruların elde
edilmesinde üniversiteler önemli kurumlardır. Bu anlamda gelişmiş ve az gelişmiş
ülkelerde üniversite özerkliği ve akademik özgürlük büyük farklılık
göstermektedir. Gelişmiş ülkelerde akademik özgürlük kullanımı bir şekilde
güvence altında iken az gelişmiş ülkelerde ise temel insan haklarının bir çok
yönden kısıtlanması görüş ve fikir açıklamanın izne tabi olması gibi nedenlerden
dolayı istenildiği gibi kullanılamamaktadır. Batıdaki akademik özgürlüğe bir
örnek İsrail Filistin sınırında sembolik olarak İsrail sınırını taşlayan ve görüntüleri
dünyaya dağıtılan ABD Columbia Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Edward Said
için yapılan kamuoyu baskısına üniversite yönetiminin net ve açık cevabı
“öğretim elemanları düşüncelerini ifade etmelerinden veya özel ya da kamusal
alanda kurdukları ilişkilerden dolayı üniversite tarafından cezalandırılamaz”
şeklinde olmuştur. Bu bakış açısı batı türü akademik özgürlüğün nasıl ifade
edildiğine çok güzel bir örnektir.
Bütün dünya bilgi çağının gereği olan beyin fırtınası ile başta özeleştiri ile
üniversitelerdeki işleyiş mekanizmalarını her boyutta tartışırken, ülkemiz
üniversiteleri maalesef değişik düzeydeki kaygıları nedeniyle ulusal sınırlar
içerisinde muhafazakar bir tutum sergileyerek gelişmenin ve dolayısıyla da
değişimin önünde engel olmuşlardır. Gelişmeyen değişemez, değişmeyen de
dünyaya ayak uyduramaz. Başta Avrupa ülkelerinin yerleşik üniversiteleri
aralıklarla sistemlerindeki işlevsiz ve rekabet edemez hantal yapılarını
değiştirerek sürekli dinamik yapıları hedeflerken, bizler halen bilim kuruluşlarını
nasıl kendi dünya görüşümüze yakın ve bir dediğimizi iki etmeyecek atamaların
peşindeyiz. Son 23 yılda ağır YÖK uygulamasının sonucu üniversiteler nicel
büyüme, artan yayın sayısı dışında nitelik yönünden daha da geriledikleri sıkça
eleştiri konusu olmuştur. Bugün gelinen durumda üniversitelerimiz dünya
ölçeğinde bilim ve bilgi üretecek ve teknolojiye dönüştürecek yetişmiş, konusunu
bilen entelektüel insan yetiştiren yapılanmanın çok gerisinde bulunmaktadır.
Mevcut hali ile vizyonu kısır ve statükocu bir yapıda bulunmaktadırlar. Prof.
Hasan Yazıcı ve Orhan Bursalının CBT ekinin 881 nolu sayısındaki yazılarında
işledikleri konular daha önce prof. Dr. Cahit Arf’ın da belirttiği gibi
yükseköğretimimizin istisnalar dışında üniversiteleşemediğini ve orta öğretim
düzeyinden öteye geçemediğini belirtiyorlar. Prof. Hasan Yazıcı Türk
üniversiteleri halen “bir düşünce ve bilgi üreten kurum” değiller diyor ve
ekliyor “birikmiş bilgiyi, o da yarım yamalak aktarmaya çalışan bir meslek
okuludur”. Dolaysıyla bu kurumlarda öğrencilik yapıp profesörlüğe kadar çıkan
akademisyenlerde üniversiteyi gördükleri gibi benimsemekte ve aynı şekilde kısır
döngü içinde üniversitelilik bilinci gelişmemektedir. Yine CBT ekinin 879 nolu
sayısında Levent Sevgi ve Nejat İnce’nin kaleme aldığı “Ülkemizde Ar-Ge, yayın
ve insan gelişim ilişkileri” başlıklı makale ülkemizin bilim ve teknoloji yapımında
ne denli geride olduğunu ve bunun nedenleri arasında bilimin
kurumsallaşamaması vurgulanmaktadır.
Türkiye’de Özerk Üniversite Talebinin Tarihçesi
Her ne kadar İstanbul Üniversitesi 550ci yıl dönümünü kutladıysa da gerçek
anlamda üniversite öğretimi Cumhuriyet döneminde başlamış ve 1933 ve 1946’da
4936 sayılı yasa ile çıkarılan özerk üniversite açılımı ile zirveye çıkmış ve daha
sonraki yıllarda aralıklarla yapılan müdahalelerle üniversite özerkliği
tırpanlanarak anayasallaştırılmıştır. 1946 yılındaki üniversite özerkliğinin
başladığı ve Köy Enstitülerinin kurulduğu dönemdeki Türk eğitim modeli
UNESCO tarafından Dünyaya örnek olarak gösterilmektedir. Türk eğitim tarihine
bakıldığında Cumhuriyetin eğitim projesinin bu dönemde şahlandığı ancak çok
kısa sürede önünün kesildiği görülmektedir. Bu dönemden sonra soğuk savaş
bahanesi ile ülkemizin önüne konulan süreç sonucu insanlarımız birbirine
düşürülmüş, toplumun en dinamik kesimi olan üniversite gençliği ağırlıklı olarak
olaylara da taraf oldukları için üç kez ülkede darbe yapılmış ve her seferinde de
üniversiteler sorunların merkezi olarak gösterildiği için üniversiteler zapturapt
altına alınmıştır. Üniversiteleri kontrol edemeyen iktidarlar üniversite özerkliğini
fazla bulup askıya almıştır. Bu durum o dönemdeki ifadesi ile “üniversiteleri
ehlileştirmek” iddiası, yani “terbiye” etmektir. Farklı düşünce ve alternatif bakış
açısı üniversitelerin etrafına yaklaştırılmamıştır. Altı Kasım 1982 yılında 2547
sayılı yasa ile kurulan YÖK tamamen o dönemin anlayışına uygun olarak sıkı
merkeziyetçi ve üniversitelerin iç işlerine müdahale edecek şekilde yasal güce
sahip olarak kurulmuştur.
Sonuç ve Vargı
Özerk üniversiteden önce bizlerin özerk ve özgür olmamız gerekir.
Bugünkü hiyerarşik yapı içinde, özgür öğretim üyesi olmanın birinci koşulu
akademik aşamanın yetkili kişilerin iki dudağının arasında değil, bilimsel ortak
doğrulara göre yapılmasının sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Özgür olunmayan
ortamlarda bilimsel üretim beklenemeyeceği gibi özgür bireyler de
yetiştirmemiz beklenilmemelidir. Bugün üniversitelilerin, öncelikli olarak,
özgür düşünmenin yaratıcılık üzerine olan etkilerini zihinlerinde anlamaları
gerekir. Başka bir ifadeyle, başta kendimizi ortaya koyarak her konuda ön
yargılardan kurtulmamız gerekir. Her şeyin tartışılabilir olduğunu kabul
ederek kafamızdaki sınırları sorumluluk bilincine indirgememiz gerekir.
Kendimiz için ne kadar özerklik ve özgürlük istiyorsak başkaları içinde o kadar
istemeliyiz.
Kanımca çoğumuzun kafasında evrensel ölçekte üniversitenin ne olduğu
konusunda ortak bir payda bulunmamaktadır. Üniversitelilik bilinci ve onun
misyonuyla birlikte kurumsal bazda içeriği tam kavranmadığı için, peş peşe
yönetimsel sorunlar yaşanmaktadır. Üniversitelerin özerklikle ilgili sorunlar
yönetimlerin her şeyi kontrol altında tutan aralayışı ile değil de, bilimin
kurallarının baskın olduğu, yetişmiş-aydınlanmış gerçek bilim adamlarının
bulunduğu ortamlarda çözülmüş olacaktır. Üniversitelerin evrensellik bakış açısı
yerine yerel bakış açısı ile bakıldığı zaman haklı olarak her şeye güvenlik ve
yasak sınırlaması ile yaklaşılmaktadır. Doğal olarak o da yüksek öğretim
kurumlarını orta dereceli okul mantığıyla yönetmeye yönetilmektedir.
Eğer insanlık krallar ve yöneticiler ile uyum içerisinde yaşasaydı bugün
insanlık halen ilkel kabile toplulukları düzeyinde kalıyor olacaklardı. Bu
bakımda yöneticiler ile uyum içinde olmayan radikal, başkaldıran aykırı
kişilere çok şey borçluyuz. Bugün ülkemiz üniversitelerinde bu bağlamda ne
yazı ki evrensel üniversitelilik anlayışı yerine kurumsal anlayış hakim
duruma gelmiş ve buda üniversiteleri dinamik değil tam tersine tutucu
yapmıştır. Ülkemiz yükseköğretimi hızla kendisini içine girdiği statükocu
durumdan kurtarmak ve geleceğin yetişkin bireylerini üniversitelilik bilinci ile
yetiştirmek zorundadır. Aksi taktirde Türk Yükseköğretimi siyasetin bugün
kaybettiği zemin durumuna düşer. Matbaa’nın ülkemize 200 yıl geç gelmesinin
bedelini bugün hep beraber ödemekteyiz. Dünün hesabını hálá veremeyen
bir ulus olarak yarını elimizden kaçırmamak için YÖK yasası mutlaka
üniversite dinamikleri tarafından her türlü kaygıdan ve ön yargıdan uzak olarak
tartışılmak zorundadır. Bugün dünyanın gerçeği bilim ve teknoloji üretme
bilincinin ve geleneğini kazanması üzerine kuruludur. Bu bilinç ve gelenek ancak
özerk ve özgür ortamlarda gelişir. Genç ve dinamik nüfusa sahip ülkemizin
geleceği elinden kaçırmaması ve özerk üniversite anlayışı ile bilgi toplumunu
yakalaması dileği ile.
avatar
Admin
Admin

Kaplan
Mesaj Sayısı : 81
Kayıt tarihi : 30/03/11
Yaş : 42
Nerden : rusya moskova

http://dastancompany.benimforum.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz